Emre Bey, bize kendinizden bahseder misiniz?
Emre Buga, iyi bir insan olmanın peşinde. Suratıma bir tokat atana öbür yanağımı döndürecek iyilikten bahsetmiyorum. Önce kendine iyi olmaktan geçiyor iyilik; uçakta maskeyi ilk kendine takmak gibi. Evde yalnızken bile esnerken ağzını kapatabilmekten tutun da, bir cümlenizin bile birçok insanın aklında pozitif kalabileceği bir nezaketle yaşamaya çalışıyorum. Kötü insanların varlığını kabul ediyorum, ama çoğunluk olma umudumu hep koruyorum.

Haber spikerliği süreciniz nasıl başladı? Sizi bu sektöre iten en önemli duygu neydi?
Aslında “Her ne kadar benim bu işlerle pek ilgim yok” desem de, yıllar sonra tesadüfen bulduğum, yatılı okuduğum lise yıllarında, tuttuğum günlüğüm beni ele veriyor. Lise 1’di, gelecekle ilgili hayallerimi yazmışım. Şöyle bir cümle var: “Ben televizyonda bir öğretim üyesi olarak dış politika analistiyim, eşim de National Geographic’te fotoğrafçı.” O dönem için o kadar alakasız bir hayal ki. Dış haberlere oldum olası ilgi duydum, ama aklımdaki bölüm mühendislikti, çünkü matematiğe aşığım. Uluslararası ilişkileri hiç düşünmüyorum. Ay Dede’den gözlerimin mavi olmasını dilememden bile daha imkansız görünen bir şey (bunu da çocukken dilemişliğim var). National Geographic’teki fotoğrafçı eş de ne? İnanın hiçbir fikrim yok. Derken, Kabataş Erkek Lisesi’nden üçüncülükle mezun oldum. Yıldız Teknik Üniversitesi Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği bölümünü kazandım. Fakat hayatımı bir mühendis olarak sürdüremeyeceğime kadar verdim, ama diplomamı da aldım.
Bize fakültede ikinci yılımızda, “Zorunlu staj yapmanız gerekiyor” denildi. Herkes kendine staj buldu, bir ben bulamadım, çünkü aramadım. Sonra okul bana buldu staj yerini: Show Tv, teknik departman. “Ne alaka?!” dediğimi hatırlıyorum, “Artist miyim ben? Ne işim var televizyonda?” diye sinirlenmiştim. Ama başka bir yer bulacak motivasyonum olmadığı için, tamam dedim.
Meğer o kapıdan boşu boşuna girmemişim. 3 haftamı vtr’lerin kristal beynini, alkollü pamukla temizleyen ben, bir kaç yıl sonra aynı kanalın ana haber bültenini sunacaktım.
Bu süreçteki en büyük dönüm noktalarımdan biri, herkesin öğle yemeğine çıktığı o saat diliminde, yapayalnız kaldığım koridorlardan birinde yaşandı.
Kilo olarak çok zayıftım, bacaklarım çöp gibi görünmesin diye yaz aylarında olmamıza rağmen pantolonumun içine eşofman giyerdim. Hem bu durum, hem de “Aman Uğur Dündar, Güneri Civaoğlu, Erbil Tuşalp beni görür de, bir şey sorar ise bilemezsem ne yaparım korkusu” beni, herkesin kendini göstermek için gönüllü olarak koşa koşa daldığı o savaştan uzak tuttu.
Ta ki, o bomboş koridorlarda bir yapım asistanı ile çarpışana kadar. Seslendirmelerin yapıldığı off tube ve Post Production odası, benim staj yaptığım bölümün tam da yanındaydı. Elinde bir tanıtım metniyle, oradan oraya panik halinde koşturan bir genç kız, ne olduğunu anlamama bile fırsat bulamadan beni seslendirme odasına soktu ve “Oku!” dedi.
Profesyonel seslendirmeci hastalanmıştı ve ben değil, o an oradan herhangi biri geçseydi, bu tanıtım mutlaka seslendirilmeliydi ve çok acildi. Nitekim okudum ve o dakikalar, çekindiğim, ürktüğüm o ortamdan sıyrılıp, eğlenebildiğim tek dakikalardı. Sonrasında profesyonel seslendirmeci iyileşti, bana bir daha yeni bir metin gelmedi, ama en azından o an yakaladığım heyecan, beni okuldan mezun olana kadar diri tutabilirdi. Ben, seslendirme kurslarını aramaya başladım. Diyalog Anlatım İletişim’e gittim. Seslendirme sınıfı açılmayacaktı, ama daha kapsamlı bir kurs başlayacaktı. Ona kaydoldum. İyi ki bu heyecanımı, mesai bitimi aynı servisi paylaştığım, aynı kurumun radyolarının birinin haber müdürü ile paylaşmışım.
Stajımın bittiği, artık o servise binmediğim, kurstaki derslere yetişebilmek için fakültedeki derslerimi ektiğim bir vakit telefonum çaldı. Radyodaki spikerlerden biri başka bir yer ile anlaşmıştı. Bana ilk işimi teklif etti Özlem Göksan. “Show Radyo’da haber sunar mısın?” diye sordu. “Yalnız biz okuduğumuz haberleri de kendimiz yazıyoruz…” dedi. “Daha ne olsun!” dedim ve teklifi kabul ettim.
Çok kısa bir zaman sonra, bir başka dönüm noktamı daha yaşadım. Yeni açılacak bir haber kanalının genel müdürü, eşiyle bir alış veriş merkezinde… Müdür değil ama eşinin kulağı, Avm’nin hoparlöründen gelen bizim radyonun sesine, benim anonsuma dikkat kesiliyor ve eşine diyor ki: “Bu ses çok iyi!” Sonra beni buluyorlar ve televizyon maceram öyle başlıyor.

Haber sunuculuğu ile program sunuculuğu arasındaki en büyük fark nedir?
Haber sunuculuğu benim için bir yemek fabrikası gibi, artık 2 öğün mü, 3 mü, 4 mü? İnsanları doyurmak amaç. Kalori hesabı yapmak, etli, etsiz menü sunabilmek, salatayı eksik etmemek. Tatlıyı atlamamak. Haber programı ise, evine davet ettiğin arkadaşlarına yemek yapmak gibi… Daha bir titizlenmek, daha çok yorulmak ama daha çok keyif almak ve en önemlisi, spesiyallerinle birlikte, hiç pişirmediğin bir yemeği de seninle aynı cesarete sahip insanlara sunabilmek ya da ben bunu asla yemem diyenlerin de bununla yüzleşmesini sağlamak. Bazen onları aç göndermek, doymamış yerlerini doydurmak. Bülten ne kadar fabrikasyon ise, haber programı daha bir özel, zor ve heyecan verici oluyor.
Hobileriniz nelerdir gün içinde nasıl vakit geçiriyorsunuz?
Spor vazgeçilmezim. Haftada 3 gün düşük ağırlıklı, bol tekrarlı fitness yaparım. Bir gün mutlaka köpeğim Roma ile uzun bir yürüyüşe çıkarım. Resim ve yemek yapmak en büyük tutkularımdan. Yeni yerleri, mekanları keşfetmeyi severim. Süreli süresiz yayınları takip etmeyi söylemiyorum, çünkü bu işimin olmazsa olmaz bir parçası.

Radyo ve televizyon bölümü okuyan öğrencilere neler tavsiye edersiniz?
Nasıl ki haberi tek bir kaynaktan değil birçok kaynaktan doğrulamalıyız, tek bir kişiye de asla sırtlarını dayamamalarını tavsiye ederim. Eğer şansın, fırsatlara hazırlıklı yakalanmak olduğunu düşünüyorlarsa zaten bu tuzağa düşmezler. Kendi değerlerinin farkına varabilmeleri için gençlerin, şans aramaktan çok, değerlerine değer katmaları gerekiyor. Bunun için çelik gibi sağlam bir sabır, özveri ve tutku şart. Elbette sosyal zeka çok etkili ama her şey değil. Birikimlerini ve heyecanlarını, azami de olsa gösterdikleri takdirde, buna kayıtsız kalacak yöneticilerin aklından zoru olduğunu düşünürüm. Her sektörde olduğu gibi seçen ve seçilen olabilmek çok daha kıymetlidir. Mutlaka bir hobileri olmalı, dünyayı imkanları dahilinde keşfetmeli. Gidemiyorlarsa bile gidenlerden daha çok okumalı, araştırmalılar. Dinlemek bu işin % 70’i. Bir tek bizim hayatımız yok, milyarlarca hikaye var. Tamamen işin ve egonun esiri olmasınlar diye bunları söylüyorum. Çünkü insanlar bu şekilde canavarlaşırlar bir müddet sonra. Ve tabi, en az bir konuda uzmanlaşmaları gerektiği de bir diğer tavsiyem. Ve asla pes etmemeliler. Gençlerden yana umudum çok.
