ÜÇ LİMON, BİR AVUÇ ZEYTİNİN HİKAYESİ
Güneşli ama soğuk bir sabahtı. O yine, ne kadar kalın kıyafeti varsa giymiş, kafasında beresi uykulu gözleriyle, benim yine bu soğukta kot ceket giymeme hayretler içerisinde bakıyordu. Beraber arabanın bagajına eşyalarımızı yerleştirip, sağ koltuğa yerleşmiştim. Bu bizim yıllar içindeki ilk uzun araba yolculuğumuzdu. Onu tanıyordum ama “Yolculukta tanınır insan” cümlesi de içimi heyecanlandırıyordu. Biraz yağmur yağdı, biraz güneş açtı. Uzun uzun tepelerden ovalara indik. Yeşillerden sarılara geçti renkler… Sonunda gözüktü o tabela, evet hoş gelmiştik. Asıl şimdi başlıyordu yolculuğumuz; içimize olan yolculuğumuz…
Arabayı köyün girişindeki çınar ağacının altına bıraktık. Biraz yürüdükten sonra karşımızda ufak bir ahşap dükkan ile karşılaştık. Buram buram taze ekmek kokusunu duyunca, ben kesinlikle buraya oturmalıyız diye ikna çabalarına başlamıştım; hiç kırmazdı… Yöresel yemekler yapan ve bir o kadar da leziz olan yemekleri afiyetle yedik. Sonra iki çay söyledik, “birisi açık”…
Biraz dengesizleşmişti vücudum, fazla oksijenden mi, yoksa metropol maskesini çıkardığımda gördüğüm, yüreğinin berraklığı mıydı beni dengesizleştiren diye düşünürken, limon bahçesine gelmiştik. Yan yana adım attıkça toprak altına kök salıyor gibi hissetmeye başlamıştım. Bahçeye girerken “Dilediğinizce limon toplayın, sakın çekinmeyin!” diye tembihlemişlerdi. O bahçenin bir tarafına, ben bir tarafına doğru yürüdük; uzaklaşmıştık. Dakikalar sonra bahçenin ortasında, onun da benim de elimde sadece üç limon vardı. Sana, bana ve bize… O an bana baktığında ne hissediyorsam onu dile getiriyor gibiydin. Benim sözlerim ise senin ruhun şifalansın diyeydi. Yan yana yürümeye devam ettik, karşımıza zeytinliklerin ortasında tek katlı beyaz bir ev, önünde iki ahşap sandalye çıktı. Elimden hiç bırakmadığım limonlar ile oturup, “Bu dünyada yaşadığım en huzurlu an” diye aklımdan geçiriyordum. “Var mıydı daha iyi bir an?” diye kafamın içindeki tüm anı çekmecelerimi yıkmıştım; yoktu. Daha iyi hissettiğim tek bir anım yoktu. Ben kafamın içinde boğuşurken, o kollarının arasına zor sığan zeytin tenekesini yere bırakmak için teyze ile kaos içindeydi. “Hayır bu sizin” diyen teyzemize, “Hayır bu bizim hakkımız değil, biz sadece bir avuç alırız, o da bize fazlasıyla yeter” diye söyleniyordu.
Evet, dediğini yapmıştı. Üçer limon, bir avuç zeytinimizle, tenimizi ince ince seven rüzgar ile yürümeye devam ettik. Ne kadar yürüdük diye arkamıza baktığımızda, kasalarca limon, toplanamadığı için yerlere kadar eğilmiş zeytin ağaçları gördük. Yıllarca aramızdaki görünmeyen o bağa yaptığımız gibi bugünde aynısını yapmıştık. Azıyla yetindirmiştik, azıyla yetinmişiz. İyi mi yaptık, haksızlık mı ettik? Belki de susarak geçen yıllara yazık ettik. Niye’siz bir sevda ile yaşamayı seçtik belki de… Sen hiç söylemedin o yüreğinin ucundakileri, ben söyledim, görmedin dile getirdiklerimi.
Simdi sen kilometrelerce uzakta, daha önce hiç görmediğim bir şehir de keşiftesin, ben ise hala o bahçede bekliyorum. Bizim bahçemiz olabilsin, azla yetinmeyelim diye elimden geleni yapıyorum. Döndüğünde güneş o süt sarısı tenini kavuracak sıcaklıkta olacak, o bahçenin bir ağacı altında sırtımı sana dayayıp, keşfettiğin hazineni dinleyeceğim. Umutla ve özlemle bekliyorum.
